SURİYE VE TEZKERE

Abone Ol

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

3 Ekim akşamüstü Akçakale’ya düşen top mermilerinin 5 kişinin ölümüne yol açması, Suriye Krizini yeni bir boyuta taşıdı. Aslında son birkaç aydır Türkiye ve Suriye arasında dolaylı bir asimetrik savaş yürütülüyor. Suriye PKK üzerinden ve Türkiye’de Özgür Suriye Ordusu’nu destekleyerek bu savaşın tarafları olmuştu. Akçakale olayı, şimdi bu savaşın doğrudan sıcak savaşa dönüştürülmek istendiğine dair ihtimâlleri akla getiriyor. Bu anlamda son gelişmelerin ne anlama gelebileceğini değerlendirelim.

Bu olayda akla gelen ilk olasılık, sınırdaki çatışmalar sırasında Akçakale’nin bilerek değil de bir kaza sonucu vurulmuş olmasıydı. Fakat olayın ardından Suriye tarafının uzunca bir süre açıklama yapmamış olması bu olasılığı azaltırken, bombaların bilerek atılmış olma ihtimalini güçlendirdi. Hatta Türkiye’nin gece boyu topçu ateşiyle karşılık vermesine ve çeşitli ülkelerin yanısıra BM ve NATO gibi uluslararası örgütlerin olayı kınamasına rağmen Suriye tarafından yanıt gelmemiş olması, bu olayın bir saldırı olduğunu gösteriyor. Çünkü eğer bir yanlışlık varsa, ortamı yumuşatma adına bir açıklama yapılması gerekiyordu. Daha sonra Suriye Enformasyon Bakanı tarafından gece yarısı yapılan açıklamanın zamanlaması da bunun bir yanlışlık olmadığı yorumunu destekler niteliktedir. Bu açıklamayı yorumlamadan önce saldırının olası nedenleri ve siyasal niteliği üzerinde düşünmek gerekiyor.

[b]Savaşa Davet[/b]
Daha önceki olaylarla birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin bir süredir Suriye’deki savaşa çekilmeye çalışıldığını görüyoruz. Aslında Özgür Suriye Ordusu’nu aktif biçimde destekleyerek soruna taraf olan Türkiye, bu kapıyı kendisi açmıştı. Akdeniz’de Türk savaş uçağının düşürülmesi, bu yöndeki davetlerden birincisiydi. Fakat Türkiye, beklendiği gibi askeri bir karşılık vermedi. İkinci davet, düşürülen uçak hakkında basına sızdırılan ve pilotların öldürülmüş olabileceğine işaret eden belgeler aracılığıyla yapıldı. Görünüşe göre belgelerin amacı, gerilim yaratarak Türkiye’yi savaşa aktif katılım yönünde provake etmekti. Yine zaman zaman sınırı aşan şarapnel ve kurşunlar, 20 Eylül’den bu yana Akçakale etrafına düşen bombalar ve son olarak 5 kişinin ölümüne yol açan bomba… Tüm bunların hepsinin birden kaza olma olasılığı çok düşük. Bu nedenle Türkiye’nin Suriye’deki iç savaşa davet edildiğine dair bir yargıya varabiliriz.

Peki bu daveti kim yapıyor? İlk bakışta ve net bir şekilde bu davetin Suriye Hükümeti tarafından yapıldığı söylenebilir. Fakat Özgür Suriye Ordusu’nun, Türkiye’nin bu savaşa daha aktif katılımını isteyebileceğini de tamamen gözardı etmemek gerekiyor. Nitekim pilotların Suriye istihbaratı tarafından öldürülmüş olabileceğine dair belgeler, Suriyeli muhalifler tarafından Al Arabiya kanalına ulaştırılmıştı. Suriye’de her iki taraf da farklı gerekçelerle Türkiye’yi savaşa çekmek isteyebilir. Özgür Suriye Ordusu’nun Türkiye’yi yanında görmek isteyeceği çok açık. Peki Suriye neden Türkiye’yi bu savaşa davet ediyor?

Özgür Suriye Ordusu!yla içeride başı dertte olan Suriye’nin, normal şartlar altında üçüncü tarafların bu savaşa katılmasını istememesi gerekir. Bunu iki nedenle istiyor olabilir. Birincisi, Türkiye’nin savaşa çekilmesi yoluyla, rejime inancını kaybetmeye başlayan Suriye halkı arasında bir kenetlenme amaçlanmış olabilir. Bu yolla rejim, muhalifler karşısında psikolojik bir üstünlük sağlayabilir. İkinci olasılık, sorunun uluslararası boyutuyla ilgili… Buradaki amaç, çatışmaların kapsamını genişletip niteliğini değiştirerek hem dikkatleri dağıtmak hem de Rusya ve Çin’in dikkatini bölgeye çekerek onların daha aktif desteğini almak olabilir. Buna benzer bir taktiği 1991 yılındaki Körfez Savaşı sırasında Saddam Hüseyin de uygulamış ve İsrail’e scud füzeleri göndermişti. Saddam’ın amacı, dikkatleri İsrail üzerine çekerek ABD önderliğindeki koalisyonu destekleyen Araplar arasında bir ayrışma yaratmaktı. Bu yolla savaşın kapsamı genişleyecek ve düşman koalisyon zayıflayacaktı. Fakat İsrail bu saldırılara karşılık vermedi.

Suriye’nin stratejisinin de, buna benzer şekilde savaşın kontrollü genişletilmesi üzerine kurulması muhtemel. Burada üç olasılıklı bir politika izlenmiş olabilir. Birinci olasılık, Türkiye’nin saldırılara karşılık veremeyerek prestij kaybına uğramasıdır. İkinci olasılık, Türkiye’nin karşılık vererek fakat müttefikleri olmadan yalnız bir biçimde çatışmalara çekilmesine yönelik olabilir. Yani bu politikanın amacı, müttefiklerini değil ama sadece Türkiye’yi içine alacak şekilde çatışmaların genişlemesidir. Çünkü Türkiye’nin yanında NATO ve ABD’nin bu olaylara müdahil olması Esed rejiminin sonunu getirir. Bu da kontrolsüz yayılma anlamına gelir. Bu bağlamda ABD’nin seçim atmosferine girdiği ve Avrupalıların krizle boğuştuğu bir dönemde Suriye, Türkiye’nin yalnız kalma olasılığı üzerine şansını denemiş olabilir. Üçüncü olasılık gerçekleşirse, yani Türkiye uluslararası destek bulursa da bu kez Suriye geri adım atmak zorunda kalacaktı. Yani birinci olasılık gerçekleşirse Türkiye prestij olarak, ikincisi gerçekleşirse de askeri olarak yıpranacaktı; üçüncü olasılıksa Suriye tarafından alınmış bir riskti. Üçüncü olasılığın gerçekleşmesi, Suriye açısından başarısızlık oldu.

Nitekim saldırılardan ve Türkiye’nin verdiği askeri karşılığın ardından bile hiçbir açıklama yapmayan Suriye hükümetinin, NATO’nun dayanışma kararı almasından yalnızca dakikalar sonra, soruşturma başlattığını, Akçakale’de ölenlerden dolayı üzüntü duyduğunu ve komşularının egemenliğine saygılı olduğunu açıklaması anlamlıdır. Açıklamanın zamanlaması, tonu ve bu kadar gecikmiş olması ilginçtir. Zira NATO kararı, Türkiye’nin yalnız kalmayacağını göstermiştir. Bu kararın ardından müttefiklerin Türkiye’nin arkasında olduğunu gören Suriye, beklenenden çok daha yumuşak bir tonda geri adım atmıştır.

Bundan sonraki gelişmeler, Türkiye’nin atacağı adımlara bağlıdır. Zira eğer yaptığımız yorumlar doğruysa, Suriye mesajını almış olduğu için bundan sonra başka kışkırtmalara girişmeyecektir. Bu yönde atacağı her adım, Amerikan başkanlık seçimlerinin ardından kendisine karşı düzenlenebilecek bir askeri operasyonu tetikleyebilir.

[b]Türkiye’nin Seçenekleri[/b]
Saldırıların hemen ardından Türkiye, çeşitli alternatiflerle karşı karşıya kaldı. Bölgesel liderlik rolüne soyunduğu bir dönemde ya saldırılar karşısında sessiz kalarak prestij kaybına katlanacaktı, ya da karşılık verecekti. Fakat verilecek karşılık Suriye ile savaşa gidecek bir tırmanmaya yol açabilirdi. Bunun dozunun iyi ayarlanması gerekiyordu. Bu nedenle bir taraftan diplomatik girişimlerde bulunulurken, diğer taraftan Suriye’ye sınırlı bir askeri karşılık verildi.

Fakat asıl kırılma anı, NATO toplantısı oldu. NATO Anlaşması’nın 4. maddesi gereği toplanan NATO müttefikleri eğer dayanışma kararı alamasaydı Suriye, gerilimi daha da tırmandırma yoluna gidebilirdi. Bu da Türkiye’yi, prestij kaybına katlanmakla istenmeyen bir savaşın içine çekilmek arasında bir tercihe zorlayacaktı. Suriye’ye müdahale konusunda tek başına hareket opsiyonunu kullandığı takdirde Türkiye, hem artan PKK terörüyle uğraşmak zorunda kalacak, hem Suriye’yle çatışacak, bunun karşılığında da Batının yalnızca manevi desteğini arkasında görecekti. Bunun da pek bir anlamı olmayacaktı.

NATO toplantısı Türk tarafını rahatlatırken, Suriye’ye de yapabileceklerinin sınırı konusunda net bir mesaj verdi. Bu mesajı alan Suriye artık Türkiye sınırı boyunca daha dikkatli davranacaktır. Fakat Türkiye’nin bundan sonra yapacakları krizin gelişimine yön ve şekil verebilir. Gelinen noktada Türkiye’nin tercihine bağlı iki olasılık var. Ya diplomatik mesajlarla olay soğutulacak ve muhaliflere verilen desteğin dozu azaltılarak yumuşama dönemine girilecek, ya da Esed rejimini devirmeye yönelik olarak Özgür Suriye Ordusu desteklenmeye devam edilecek ve kriz politikaları yoluyla uluslararası bir müdahale için diplomatik girişimlere devam edilecek. Son kriz de bu amaçla kullanılacak.

Birinci seçenek, yani muhaliflere desteğin kesilmesi, Türkiye açısından bir "U dönüşü" anlamına geleceği için prestij kaybına yol açabilir. Bu yüzden de ikinci seçenek izlenecek gibi görünüyor. Çünkü daha önce izlenen politikalar ve kullanılan söylem böyle bir kriz politikasını gerektiriyor. Suriye’yle ilgili tezkerenin meclisten geçmesi de bu yönde bir hazırlık gibi görünüyor.
Son gelişmeler, Türkiye’nin Suriye rejimini devirmek için beklediği ve aradığı ortamı yaratıyor ve bir süredir soruna ilgisi azalan uluslararası toplumun dikkatini yeniden bölgeye çekme fırsatı veriyor. Bu seçenek, önümüzdeki günlerde yeni gerilimleri de beraberinde getirebilir. Eğer kriz politikaları izlenecekse mutlaka dikkat edilmesi gereken noktalar şu şekilde özetlenebilir.

1. Türkiye, bütün provokasyonlara rağmen soğukkanlı kalmalı ve diplomatik yolları denemeli ve birinci tercih Suriye konusunda kesinlikle tek başına hareket etmemek olmalıdır.

2. Eğer amaç Suriye’deki rejimi devirmekse bu, bir tür uluslararası koalisyon çerçevesinde yapılmaya çalışılmalıdır. Rusya ve Çin engeli nedeniyle Birleşmiş Milletler devre dışı kaldığı için, bu konuda tek alternatif NATO gibi görünüyor.

3. Eğer kriz politikası izlenecekse bu krizin ABD’deki başkanlık seçimlerine kadar canlı tutulması fakat tırmandırılmaması gerekmektedir. Çünkü kontrolsüz bir tırmanma Türkiye’yi yalnızlaştırabilir. Seçimlerin ardından koşullara göre krizi tırmandırma politikaları izlenebilir.

Tüm bunlar yapılırken, temel ilke olan yalnız kalmama ve birlikte hareket ilkesi mutlaka akılda tutulmalıdır. Savaş riskini ve özellikle yalnız kalma riskini şimdilik atlattık, ama her halükarda bu dosya daha kapanmamış gibi görünüyor.

Yorumlar kapalı.